FETVALAR

SORU:

"Miskin" kime denir? Bu kavram Kur'an'da nasıl tanımlanmıştır?

Tarih: 30 Haziran 2016

CEVAP:

Miskin kelimesi Arapçada “Sakin olmak, hareketi sona ermek” anlamlarına gelen “s-k-n” kökünden türetilmiş bir kelimedir. Hareketin zıddına, sükûn denilmektedir.[1] Muhtaçlık, kişinin çabasını ve gayretlerini sona erdiği ve onu hareketsiz hale getirdiği için[2] veya insanlara karşı sürekli bir suskunluğa ve hareketsizliğe neden olduğundan dolayı[3] yoksullara, bu kökten ism-i fail olan miskin denmiştir.

Miskin kavramı, Kur’an’da dokuzu Mekkî[4], on dördü Medenî[5] surelerde olmak üzere 23 ayette geçmektedir. Kavramın geçtiği ayetlere göre miskinlerin şu özellikleri ön plana çıkmaktadır:

  1. Kur’an’ın nüzul sürecinin başından sonuna kadar her aşamasında yer alan bir kavramdır.
  2. Miskin kavramının geçtiği ayetlerde özellikle onların doyurulmaya (yemeğe) muhtaç kimseler olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca ayetlerde onları doyurmayan müşriklerin de kınandığı görülmektedir.
  3. Akraba ve yolcularla birlikte insanların mallarında hakkı olan kimselerdir
  4. Fidye ve kefâretlerde doyurulması veya giydirilmesi gereken kimselerdir.
  5. Ganimetin beşte biri ile fey’in dağıtılacağı kimseler arasında yer almaktadırlar.

Kanaatimizce ayetler, herkesin ihtiyaç sahibi olduğunu bildiği/gördüğü, her toplumda, her zaman karşılaşılabilecek mutlak manada yoksulları tarif etmektedir. Bu çerçevede miskinin tarifi şöyle yapılabilir:

Miskin; ihtiyacını dile getirsin veya getirmesin, çalışsın veya çalışmasın, özürlü olsun veya olmasın toplum tarafından ihtiyaç sahibi olduğu hemen fark edilen, öncelikli ihtiyaçları sebebiyle çoğunlukla kendilerine temel ihtiyaç maddelerinden gıda ve giyim yardımı yapılan ve muhtaç denilince ilk akla gelen, Müslim veya gayrimüslim kimselerdir.

 

KAYNAK: Beytullah Aktaş, Kur’an’a Göre Zekâtın Harcama Kalemleri (Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi SBE, İstanbul, 2013, s. 69-76.

[1] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “s-k-n” md., c. III, s. 2052.

[2] Muhammed Ali et-Tehânevî (v. 1158/1745), Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûni ve’l-Ulûm, thk. Ali Dehrûc, Mektebetü Lübnân Nâşirûn, Beyrut, 1996, c. I, s. 1538.

[3] Cârullâh Ebû Kâsım Mahmûd bin Ömer ez-Zemahşerî (v. 538/1144), el-Keşşâf an Hakâiki Gavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, Mektebetü’l-Abîkân, Riyad, 1998, c. I, s. 366.

[4] İsrâ, 17/26;     Kehf, 18/79; Rûm, 30/38; Kalem, 68/24; Hakka: 69/34;Müddessir: 74/44; Fecr, 89/18; Beled, 90/16; Mâ’ûn, 107/3. Bu surelerin Mekkî olduğuna dair bkz. Zerkeşî, el-Burhân, c. I, s. 193; Suyûtî, el-İtkân, c. I, s. 49 vd..

[5] Bakara, 2/83; 177; 184; 215; Nisa, 4/8; 36; Mâide, 5/89; 95; Enfâl, 8/41; Tevbe, 9/60; Nûr, 24/22; Mücâdele, 58/4; Haşr, 59/7; İnsan, 76/8. Medenî iki ayette ise Yahudilere meskenet damgası vurulduğu bildirilmektedir. Bkz. Enfâl, 8/41; Haşr, 59/7. Bu surelerin Medenî olduğuna dair bkz. Zerkeşî, el-Burhân, c. I, s. 194; Suyûtî, el-İtkân, c. I, s. 49 vd..


Etiketler: